21. Ankara Uluslararası Film Festivali 11-21 Mart Arasında Batı Sinemalarında...

07 Ocak 2010 Perşembe

Nefes:Vatan Sağolsun Üzerine...

Nefes sonradan eklenen adı ile Nefes: Vatan Sağolsun bütün aşamaları ile merak uyandıran ve heyacan yaratan bir film oldu. Bütün aşamaları eziyetli oldu ve vizyon tarihi film için oldukça hayırlı bir zamana denk düştü. Bir tarafta eline bomba verilerek altına "eğitim zayiatı" yazan İbrahim Öztürk, bir tarafta "Kürt Açılımı" nidaları arasında seyircisi ile buluştu. Aslında içinde bulunduğumuz durumun filminin yapılması baya uzun sürdü. Nefes'e kadar Uğur Yücel'in Yazı-Tura'sı akıllarda kalan tek "kayıp doğu"nun filmi olarak hafızalarda kaldı. Bunun dışında bir çok film ya da çalışma yapıldı ama onlarıda bizler göremedik, duyamadık. Bunların arasında Nefes: Vatan Sağolsun bize biraz heyecan sağladı. Peki bu heyacan haklı bir heyacan mıydı? İşte orası kocaman bir soru işareti..Film ile ilgili yapılan en büyük tartışmalardan biri, filmin militarist mi olduğu, yoksa anti-militarist mi olduğu üzerineydi. Film hakkında bir çok farklı kalem, kişi, seyirci filmi farklı biçimde yorumladı. Radikal gazetesinde İsmet Berkan filmi Türk sinemasının başyapıtı olarak görüp, Terrence Malick'in Thin Red Line ile eş tuttu. Aynı gazete de Fatih Özgüven ise filmi başarısız buldu ve Türkiyeli erkeğin resmi diye yorumladı. Filmde bir şekilde taraf olan kesimler ise filmi "açılım filmi" olarak gördü. Tabi bu kesimlerin açılım tarifleri tamamen birbirinden ayrılmıştı. Bu filmi izleyen seyircilerde film için farklı düşünceler besledi. Peki filmi böyle kılan neydi? Aslında bir şey değildi. Film düşünülen konular üzerine belli keskinlikte bir şey söylemediği için, herkes baktığı gibi yorumlamayı tercih etti.

Peki bu film İsmet Berkan'ın dediği gibi içinde bulunduğumuz son 25 yılı başarı ile anlatan bir filmi. Filmi sinemasal açıdan bir yere bırakalım ve idolojik ve tarihsel açıdan bakmaya çalışalım. Bir kere bütün film Yüzbaşı Mete karekterine indirgenmiş durumda. Film bu "savaşı" da yüzbaşın sevdiği bir askerin ölümü üzerine kurgulamış durumda. Yani düşman, yüzbaşının yakın arkadaşı, bir karısı, çocuğu ve daha kullanamadığı bir arabası olan Osman'ın vurulması ile ortaya çıkıyor. Yani herşey bu vurulma olayına bağlanmış durumda ve yüzbaşı komutasında ki bütün askerleri bu kişisel intikam için ölmüme sürüklüyor. Yolda gelirken ki bu ölüm olmasaydı belki o askerler ölmeyecekti ve bu gereksiz hamasette olmayacaktı. Yani filmin olaya bakışı, yüzbaşının intikam alması sürenine kurulmuş ve var olan durum için hiç bir şey söylemiyor.

Film, yüzbaşına bir hamaset mertepesi görüyor. Onu seyircinin gözünde sevimli kılmaya, sempati kurmaya çalışıyor. Yüzbaşı, bana bir kredi bile vermezler diyerek devletten dem vuruyor. Buradan ne için çarpışıyoruz. Bakın devlet bizim yüzümüze bakmazken, İstanbul da bebeler en lüks şekilde sefa sürüyor. Banka bile bana kredi vermiyor. Çünkü benim mekanım dağlar ama onlarında tabusu yok.. Film finale doğruda yüzbaşı karekteri ile yere düşmüş Atatürk büstünü denk tutularak, yüzbaşıyı seyircinin gözünde bir kez daha kahraman yapıyor. Yüzbaşının bütün kavgası vatan için mi yoksa, öldüğünü gördüğü Osman için mi? Yüzbaşının verdiği yanlış kararları bile görmezlikten gelmemiz isteniyor. Ama bunlar daha kullamadığı bir arabası olan Osman için mi, yoksa vatan için mi.. Durup durup yüzbaşının vatan sağolsunları kim için, allah aşkına...Film, yüzbaşını karekterini derinlemesine incelemeye çalışırken, aynı şeyleri askerler için yapmıyor. Sizler askerleri sadece telefon konuşmalarından tanıyoruz ve biliyoruz. Filmin keskin bir "sahip olma" durumu var. Bütün askerler ve yüzbaşı bir şeylere sahip.. Bu sahiplikte artık sıkıcı bir şekilde sevgili muhabbetine dönüyor. Film boyunca nerede ise her sekans da "senin sevdiğin var mı" sorusu kulakları tırmalıyor. Filmin ilk başladığı andan finaline kadar bu gerzek ve boş muhabbet devam ediyor. Film belki de, seyirci kitlesini erkek egemen yapıdan, kadın tarafına geçmeye çalşıyor ve bunuda sevgili muhabbeti ile yapmaya çalışıyor. Bu durumda İsmet Berkan'ın sinema salonu izleminden anladığımıza göre amacına ulaşmış bir düşünce. Film son yarım saatte yüzbaşını daha da pompalamaya başlıyor.

Peki film diğer taraf için ne diyor. O görünmeyen düşman için neleri reva görüyor. İntikam ile yanıp tutuşan yüzbaşı arazide iki militanı pusuya düşürüyor ve bunlardan birini ölü, diğerini ise yaralı olarak ele geçiriyor. Yaralı olarak yakalanan militan bir kadın, karakola getiriliyor ve doktor asteğmen tarafından müdahalesi yapılıyor. Müdahalenin yapıldığı odada televizyonda Türkiye güzellik yarışması yapılıyor ve kamera televizyona sokularak göğsünde Türkiye yazan bu genç kızın söylediklerine kulak veriyor. Daha sonra kamera yanı bir hareketle masanın üzerinde yatan militan kıza dönüyor. Film düşünmemizi istiyor. Hangisi daha yüce bir amaç için savaşıyor. Masanın üzerinde acı ile kıvranan mı yoksa, kendisine uzatılan mikrofona herkesin duymak istediklerini söyleyen mi? Yüzbaşı ile militanların başı olan Doktor kod adlı adam arasında geçen konuşmalarda da mesafe eşit tutuluyor. Yüzbaşı bir şekilde olayı vatan sağolsuna bağlayarak bu konuşmaları kayıp eden de oluyor. Film bu şekilde karşı tarafı, diğerlerini tanımayı tercih etse de onlara bilinmeyen olarak davranmayı daha çok tercih ediyor. Görünmeyen, sürünen ve telefonadan küfürler eden taraf.. Belki de filmin karşı taraf (tabi filmin bir tarafı tutuğunu düşünerek) söylevi bu savaşı anlatığımız en yalın hal olarak önümüze geliyor. Yoksa geriye intikam almaktan başka bir düşüncesi olmayan bir yüzbaşından başka bir şey kalmıyor.

Film miliyetçilik tavrını kullandığı bütün süre, üstüne basarak belirtiyor ama militarist tavrı için taviz vermeyi de elinden bırakmıyor. Filmin final sahnesi sonrasında hayatta kalan askerlerden biri bütün bu karmaşa ve psikolojik travma sonrası yerde duran Atatürk büstünü eline alıyor ve koyacak yeri olmadığı için elinde taşıyor, bir asker kurtulan militana silahını dayıyor ama vurmuyarak hamasetlik payesini göğsüne yapıştırıyor. Sonunda ise askerleri toplu olarak görüyoruz ve nam-ı diğer Küçük Emrah'ın bir şarkısı eşliğinde eğleniyorlar. Film onların ölmediğini söylüyerek bir şekilde kutsuyor. Film bittikten sonra insana "haydi askere gidelim" tavrı yaratmıyor ama şehitlikten dem vurarak bunu da övmüyor değil. Açık bir şekilde bir kahraman yaratmıyor ama savaşa, askerlik psikolojisine dair de bilinmedik şeyler söylemiyor ya da söylemeyi tercih etmiyor. Film katıksız miliyetçiğe arka çıkarken, olabildiği kadar da militarist bir yapıyı tercih ediyor.Peki film "açılım" filmi mi.. Hiç kuşkusuz filmin geçtiği zaman olan 1993 yılında çekilseydi daha sert ve gerçekci durabilirdi ama film "açılım" denen şeyin gerisinde duruyor ve kendi hamasetini kendi yapıyor. Artık "Kürt Sorunu"nun varlığına inanan siyasetçileriz var ve bunu dillendiren daha çok aydınımız mevcut. Artık bunlara konu olan filmleri daha rahat görebiliyoruz. Bu yüzden filmin bir askeri telefonda annesi ile Kürtçe konuştırması bize çok ayrık gelmiyor. Film bunu deneyerek yenilik yapmıyor, hatta tribünlere oynuyor.

Bu tribünlere oynamada ciddi seyirci getiriyor. Tabi bu durum bir askerin Kürtçe konuşması ile değil, askerlik, mesele, savaş gibi argümanları kullanarak bunu sağlıyor. Ülkemizde yerli sinema komedi filmlerine dayanmış durumda ve komedinin dışında ki yapımlar insanları sinemaya çekemiyor. 2000'li yıllarda yerli sinemada bir kalkınmadan söz etsek de, sinemalarda yerli film artışından laf açsak da bunların çoğunun vizyon seruveni oldukça kısa sürüyor. Ama komedi filmleri hem vizyonda, hem de vizyon sonrası ciddi alıcı buluyor. Bu açıdan bakıldığı zaman, ortaya çıkışı ile de Nefes: Vatan Sağolsun sağlam bir gişeci olarak duruyor ve tür filmlerin yolunu açıyor. Üstelik oyuncu endeskli olmamasına rağmen ciddi alıcı buluyor.. Doğumuzda yaşanan şeylerin filmlerine geç kavuştuk ama Nefes bu konuda sağlam bir yol açıyor. Nefes iyi ya da kötü ideolojik bir sinemanın taşlarını toprağa döşüyerek bir patika açıyor. Önemli olan bu taş patikadan herkesin geçmesini sağlamak..Bunların dışındaNefes:Vatan Sağolsun üzerinde çok düşünderen bir film olmasının ilk nedeni işlediği konunun ilk olması yatıyor. Doğumuzda olanlar için daha iyisi yapılamaz mı, tabi ki yapılabilir.. Nefes'in asıl sorunu ise herşeyi yüzeysel geçmesi ve tarafını keskin bir dille belirtmemesi, bu yüzden Nefes bir şekilde herkesin filmi olmayı başarıyor.. Ya da öyle olduğunu sanıyor. Ama bunları ne sinemasal açıdan ne de anlattığı konunun hakimiyeti açısından beceriyor. Yüzbaşından başkasını görmediğimiz için filmin oyunculuğu içinde tam bir fikrimiz oluşmuyor.. Ama Kubrick'in Full Metal Jacket'i gibi sert bir psikiloji sağanağı sağlayamıyor. O psikolojiyi sağlamak için çok uğraştıklarını söyleselerde, bunun aynı keskinlikte ortaya çıkmadığı çok açık bir şekilde karşımızda duruyor. Filmin sağlam bir anladımı da yok.. Olaylara çok sonra dahil olabiliyorsunuz.. Ve yönetmen Levent Semerci bütün film boyunca etkiliyeci çevre görüntülerinden kendini alamıyor ve bunu çok fazla ve sıklıkla yapıyor. Bu durumda filmin genel bütünü fena halde bölüyor.

İyi ya da kötü bir öykü var ama, Levedo mahlaslı görüntü yönetmenin (Levent Semerci ile Vedat Özdemir oluyor Levedo) bu kadar filme müdahalesi olmasa 128 dakikalık filmi 60 dakikada kavramak mümküm.. Gerçi öyle bir dağda günler birbirinden farklı geçemezdi ama en azından daha fazla karekteri tanıyabilirdik.. Nefes görene çok farklı şeyler söylemeyen ve bunuda hiç istemeyen ama herkesin beklediği ya da anladığı bir miliyetçilik gütmeyen ama miliyetçilikden de hiç taviz vermeyen bir zamane yerli sineması ürünü...

Benzer Yazılar



1 Yorum:

SirEvo 09 Ocak 2010 17:05  

Acayip etkileyici süper bir film. Ben de bir şeyler yazdıydım hatta;

http://cineshoot.blogspot.com/2009/10/nefes-vatan-sagolsun.html

İstanbul'un Orta Yeri Sinema* | Hazırlayan Ziverbey| İletişim

  © Blogger template 'Darken' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP