Network ve Acımasız Televizyon Dünyası
Bazen Türkiye için "Küçük Amerika" filan derler. Bunun tam olarak çıkış noktasını bilmiyorum ama bir sürü çıkış noktasıda bulabiliriz. Diğer noktaları bilmiyorum ama televizyon kültürü açısından baya benzetiğimiz çok açık. Bizler için televizyon vazgeçilmez bir araç. Evimizde günlük ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir çok alet olmasa bile televizyon mutlaka olur.. Bulaşık makinesi, buzdolabı, tost makinesi gibi hayatımıza artı değer katan bir çok araç- gereçi hayatımızı kolaylaştırsın diye alırız. Onların en teknolojik olanını değil, en tasarruflu olanını, en ucuz olanını seçeriz ama televizyon seçiminde mümkünse en teknolojik olanını, en iyisini seçeriz.. Zaten evi kurmaya da televizyondan başlarız.. Oturma odamızı bile televizyonunu görebilme açısına göre düzenleriz..Bu günlerde bütün evlerin çatıları çanak antenler ile doldu. Bu tüp hayatımıza girdikten sonra onun üzerinde o kadar çabuk uzmanlaştık ki, aynı şeyleri çalıştığımız iş üzerinde yapamıyoruz.. Kitap okumaya günde 3 dakika bile ayırmıyoruz, gerekli olmadığı sürece gazete okumuyor, radyo dinlemiyoruz, dergi zaten okumuyoruz.. Televizyon bir ülkeyi yönetecek kişiyi direkt olarak seçebiliyor.. Hergün evimize gelen kişilere müthiş bir bağlılık gösteriyoruz. Onlar ölünce cenaze namazı kılıyor, türkü söyledikleri tepeleri turistik mekanlar haline getiriyoruz..
Nispeten televizyon ile geç tanıştık.. Özel televizyonlar ile ise ancak 1990 yılında tanışma fırsatı bulduk. Özel televizyonlar çoğaltıkça, rekabet arttı, rekabet ile tüpden bir çok zırvalık duymaya başladık. Duyduklarımızın çoğu yalan/yanlış şeylerdi ama bizler bunları duydukça daha çok televizyon izler olduk. Bizler izledikçe televizyonu yönetenler bizlere daha çok yalan/yanlış şeyler vermeye başladık. Artık bütün hayatmızı tüpden duyduğuz şeylere göre yönlendirmeye başladık. Ona göre yemek saatimizi, kıyafetlerimizi, uykumuzu ayarlar olduk.. Televizyonlar halk istiyor, bizlerde veriyoruz dediler ama aslında halk istemiyordu. Halk verilen şeyi izliyordu. Çok izlenen bir şey birden yok olduğu zaman kimse sokaklara çıkıp ayaklanmadı. Çünkü onu unutturacak yeni şeyler ile meşgul olmaya başlamıştı bile..
Yedinci sanat sinemada televizyon ile hep iç içe oldu. Bu ekolejik bir denge gibi bir şeydi. Populer sinemanın önemli bir bölümünü elinde tutan stüdyolar televizyon kanallarını yönetmeye başladı. Bu durumda sinema ve televizyon arasında ciddi bir kan bağının oluşmasına yol açtı.. 1976 tarihli Sidney Lumet başyapıtı Network hala çağımızın en etkili medya eleştirilerinden biridir.
Amerikan halkı nükleer tehlikeler, Vietman Savaşı sendromu gibi olaylarla uğraşıyordur. Sokaklarda cinayetler artmıştır. Ekomik bir kriz hafiften baş göstermiştir. İnsanlar kendilerini evlere hapsetmiş ve televizyon tek eğlence durumuna gelmiştir. 1975 yılına kadar Howard Beale'nin UBS'de sunduğu akşam haberleri ciddi reytingler almaktadır. Ne olduysa 1975 yılında olur, programın reytingleri düşer, evliği biter ve kendini alkole verir. Bu psikolojik durum Beale'ye çeşitli akıl oyunları oynamaya başlar. Bir gece programında kendini bir hafta sonra vuracağını söyler. İşte ne olursa bundan sonra olur. UBS kanalı bir dar boğazın içerisindedir, kanalın bir bölümü satılmıştır. Kanal yönetimi Beale'nin işine son verilmesi ister ama Beale'nin yakın dostu haber müdürü Max, yönetime de inat Beale'ye bir şans daha verir.
Bu program kanalın yöneticisi Diana'nın ilgisini çeker ve kanalının hisseleri elinde bulunduran diğer gruba baskı yaparak Howard Belae'yi bir televizyon ilahı haline getirmeye karar verir. Beale aslında halkı yönetenlerin hiç de duymak istemedikleri şeyleri halka haykırarak söylemeye başlar. Özellikle yeni programında çektiği ilk tirat görülmeye değerdir. Televizyonun hayatlamız üzerindeki etkiyi ama ters etkili bağırarak anlatır. Beale, bu uzun tiratları sonrası bayılır. Bu bayılmalar bile programın bir parçası haline gelir. Ne zaman ki Belae kontrolden çıkar ve kanala özellikle de reytinglere zarar vermeye başlayınca sonuda yaklaşır.
Diana Christensen'in bütün hayatı televizyondur. Hatta televizyon, reytingler, shareler onun için insan hayatından bile çok daha önemlidir. Bir televizyon sahibi için bir programın zarar etmesi problem olmazken Diana için çok büyük bir problem sebebidir. Onun için reytingi olmayan hiçbir şeyin değeri yoktur. Bunun kim olduğu konusunda hiç önemi yoktur. Yaptığı şey yararsız, yalan ya da aldatıcı olabilir ama reyting alıyorsa iyidir ve zararsızdır. Max'ın dediği gibi Dinana bütün hayatı Bugs Bunny'den öğrenmiş bir insandır. Onun sevgi ve aşk bir puanlık reytin değer artışı kadar önemli değildir. Sevgisinde de, aşkında da yaptığı iş gibi yalancı bir kişidir. İyi bir fikir karşısında çıldırabilen, sevişirken bile reytinglerden sözedebilien bir delidir. Televizyon ile büyümüş Diana kendi gibi insanlar yaratmanın peşindedir..
Diana'nın tam zıttı ise Max'dır. Eski haber müdürü televizyonun halka doğruları söyleyen bir araç olduğu düşünür. Orta yaş krizinde yirmi beş yıllık eşini bırakır ve Diana'nın yanına taşınır. Ama Max'ın hala mutlu sonlara inancı vardır. Zamanı gelince esas oğlan, eşine dönecek ve mutlu Amerikan aile yapısı bozulmayacaktır. O an gelecek ve arkadan müzik yükselecektir.
Network'un en büyük gücü başarılı oyuncu performansları. Howard Belae rolunde Peter Finch kariyerinin en sağlam oyunculuklarından birini çıkarır. Bu rolu ile oscar ödülü kazanır. Bu ödül ile ölümünden sonra oscarı alan ilk oyuncu olur. (Ne yazıktır ki şimdi bunu Heath Ledger ile paylaşıyor). Diana Christensen rolunde Faye Dunaway ise oyunculuğu hiç düşürmeden baştan sona kadar sürdürmeyi başarıyor..
Network 1976 yılında çekilmesine rağmen hala bu film kadar keskin ve etkili bir medya eleştirisi filmi görmedik. Medyanın, reytinglerin insan hayatını bile nasıl hiçe saydığı gördük. Sidney Lumet'in bu başyaptının bir ara çıkmış bir DVD'si mevcuttu ama şimdiler ise piyasada bulmak zor. İnternet ya da Amazaon.com işinizi görebilir.. Görülmesi gereken filmler arasına yazsanız hiç de fena olmayacak bu filmi..


0 Yorum:
Yorum Gönder