Blindness
"Bakabiliyorsan, gör.
Görebiliyorsan, gözle."
Nobel edebiyat ödüllü Portekiz'li yazar Jose Saramago'nun 1995 yılında yayınlanan kült romanı "Ensaio sobre a cugueira" (Portekizce Körleşme Üzerine Deneme olarak çevirebiliriz, ülkemizde Can yayınları tarafından Körlük adı ile yayınlandı.) bilinmeyen bir ülkenin, bilinmeyen bir yerinde geçer. Aslında burada yerinde, zamanında, kişilerinde hiç önemi yoktur. Onların ortak noktası "gözlerine çekilmiş olan beyaz bir perdedir".
Körlük, sinema için ciddi zorluklar vaat eden bir romandır. Sonuçta ana temasını körler oluşturmaktadır ve bunu sinema da seyirciye anlatmak zordur. Üstelik konu edilen bir kaç kör değildir. Bir kişi hariç bütün oyuncular kördür. Bu kadar zor olan romanı daha önce uyarlama konusunda usta olan Brezilya'lı yönetmen Fernando Meirelles başarı ile üstesinden geliyor. Tabi ki ona başarılı oyuncu Julianne Moore, değeri bilinmeyen Mark Ruffalo çok yardımcı oluyor. 121 dakika sonrasında film, kitap kadar keskin bir etki bırakmayı başarılıyor. Etrafa bir "kör gibi" bakmaya itiyor...
Kitapda olduğu gibi filmde de, körlüğün sebebi üzerinde hiç durulmuyor. Adamın biri bir gün, arabasının içerisinde yeşilin yanmasını beklerken sebepsiz bir şekilde kör oluyor. Daha sonra ona yoldan geçen bir adam yardım ediyor. Bu o bildiğmiz körlükden değil, beyaz bir gölge geldi diyor kör olan adam, yardım eden adam körlük karanlık denir diye ekliyor.. Belli ki bu başka bir "körlük". Böylece sırası ile, kör adama yardım eden adam, kör adamın gittiği doktor ve onun hastaları ve hastaların temasa geçtiği insanlar kör olmaya başlıyor. Hiç bir sebebi olmadan, nedensiz yere. Bunlardan tek etkilenmeyen kişi ise doktorun karısı...
Doktorun karısı, kendinin kör olduğunu söyleyerek kocası ile kendini karantina kapatıyor. Körlük yayılmaya devam ediyor ve karantina binası dolmaya başlıyor. Dünya ise çaresiz.. Karantina binasında, dışarıdan bağımsız bir dünya inşâ edilmeye başlanıyor. Doktorun dediği gibi herkes bu ortam da eşit olmuyor. Oranın güçlüleri, zayıfları, fırsatçıları doğuyor. Belki göz görmeyince gönül katlanıyor ama gören göze ne demeli. Doktorun karısı, kendi sırrını saklıyor, elinden geldikçe yardım ediyor "körlere". İnsanlar gözlerin gördüğü değerleri yitiriyor bir bir. Belkide içlerini döküyor ortalığa..
İlk kör olan adamın arabasını yardım eden adam çalıyor... Bir çaresizin, bu durumundan bile yararlanıyor. İlk kör adam da, kendine yardım eden adamdan hep şüphe duyuyor, onu potansiyel bir hırsız olarak görüyor.. Peki dünya nereye gidiyor.. Kanatina koğuşların da rant kavgaları baş gösteriyor... Doğuştan kör olan adam, bu dünyada itibar görüyor.. 3. koğuşun kralı "artık onun bir hedefi" var diyor.. İnsanoğlu beslenmeli, bunun için neler yapmalı.. Zaten bütün uğraşlarımız ne için, bir şeyler yemek için değil mi.. Atalarımız boşuna mı demiş, "Allah insanı açlık ile terbiye etmesin" diye... Peki açlık insana neler yaptırır. İşte kör koğuşunun üçüncüsü, diğerleri bununla yola getiriyor... Öyle değil midir, ekmeği elinde tutan açlara istediği yapan, onların değerli neyi varsa alan, bitince başka şeyler isteyen.. Aç kalan bunun hesabını sonunca " ben verdim, sen paylaşmasını bilicen" cevabı alan.. İşte birinci koğuşta bu cavabı alıyor..
Göz görmeyince katlanır bunlara ama doktorun karısı görür, katlamaz, kendi yazgısını kendisi yazar... Kimsenin duygularını bilmeyiz bu dünyada, aslında ne gerek de vardır. Herşey ortadadır zaten.. Tek bildiğimiz duygu tek gözlü adamın düşünceleridir. Peki o "çirkin" adamı, gözlerini görse o kız severmiydi. Huy mudur önemli olan, yoksa görünüş mü... Kör olsak kimleri severdik acaba, kimlerden nefret ederdik. Neden ilk notumuzu birinin dış görünüşüne veriyoruz... Tanımadan, etmeden..
Körlük, kitabın arka sayfasında da dediği gibi "liberal demokrasi"nin insanları sürüklediği o sağlıksız ortamı gözler önüne seren bir distopya... Kitap da ki yalınlık, filmede geçmiş durumda.. Film insanın kafasını fazla yormadan ortaya seriyor o "zalim" dünyayı...
"Doktorun karısı yerinden kalkıp pencereye gitti. Aşağıda çöp yığılı sokağa, haykırıp duran, şarkılar söyleyen insanlara baktı. Sonra başını gökyüzüne kaldırdı ve gökyüzünü baştan aşağı bembeyaz gördü, Tamam, sıra bana geldi, diye düşündü. Birden kapıldığı korku, gözlerini yeniden yere indirmesine neden oldu. Kent hala orada, karşısında duruyordu."


1 Yorum:
aslında filmin en büyük kaybı herşeyi görmemiz. ne kadar film içinde çocuğun masaya çarptığı andaki kamera oyunu etkileyici de olsa, kitapta gerçekten görmediğimiz için inanabildiğimiz olaylar zinciri filmde etkisini yitiriyor.
ama kitaptan etkilenmiş, filmin altyazını çevirmiş biri olarak ne kadar sevdiğimi anlatamam bu filmi.
görmek değil aslında önemli olan. bunu anlattı. anlayana.
Yorum Gönder