21. Ankara Uluslararası Film Festivali 11-21 Mart Arasında Batı Sinemalarında...

10 Mart 2010 Çarşamba

Eyyvah Eyvah!

Porco Rosso ne kadar Türk filmi izlemişim deyince düşündüm, bende şu sıralar çok Türk filmi izlemişim. Ne kadar yazıktır ki, artık sinemalarımızda iyi yabancı yapımları göremiyoruz, gördüklerimiz ise bir-iki hafta sürüyor. Çoğu film DVD olarak karşımıza çıkıyor. Artık vizyonda ki filmlerin ya korku filmi ya da çok ünlü bir oyuncunun filmi olması gerekiyor. Bu sezon bazı ödüllerde adlarını duymasaydık çoğu filmi vizyonda görme şansımız olmayacaktı. Türk sineması ile birlikte çok kötü zevkler sahibi bir seyirci yarattık. Gerçi sinema salonları iş yapıyor ama, gerçek seyirciyi kayıp ediyoruz. Yerine ise sinemayı çok gülmek ile gülmemek arasında değerlendiren bir seyirci geliyor. Nasıl tehlike de aslında bu...Türk sinemasının seyirci profili komedilere kayınca her hafta bir komedi filmi salonlarda peydahlarıyor. Üstelik bunlarda o kadar felaket ki, insanın sinema diyesi gelmiyor. Maksat seyirciyi o koltuğa oturmak, ne verdiğin hiç önemi yok. Biraz da tanıtım, reklam filan acayip işler, "boş" seyirciler.. Bu filmlerin yerine Hababam Sınıfının bir bölümü koysanız onun kadar gişe yapar, hatta geçer.. Hala Kemal Sunal filmlerine gülebiliyorsak bir sebebi olmalı.. Belki de bizim sinema komedimiz budur, biz bunlara gülmeyi seviyoruz.. Ya da biz neye güldüğümüzü pek bilmiyoruz.. Gülmek istiyoruz o kadar..

İşe bu kadar karamsar girince konumuz olan filmin kötü olduğu düşünmeyin. Eyyvah Eyvah, son yılların gördüğü en sade ve alımlı komedilerinden biri. Bunda ki birinci sebebi o bizim eski komedi unsurunu anlamış olması. Doğallık bu filmin en büyük harcı.. Şaka olsun diye kasmak yok.. Ata Demirer'in Hüseyin karekterinde zaman zaman taşralı bir Kemal Sunal görmek mümkün.. Hüseyin, babasını bulmak için çıktığı yolculuk bize saf ama iyi kalpli taşralı Şabanımızı hatırlatıyor.. Son yılların küfürlü komedi işinide, muadili olduğu filmler gibi dozunda kullanıyor.. İşi fazla zorlamıyor. Doğal karekterini olabileceği şeyler yüklüyor, olmayacak hiç bir şeyi vermiyor..

Ata Demirer'in Osmanlı Cumhuriyeti gibi korkunç bir filmden sonra ki kurtuluşu gibi duruyor.. Senaryoyu da kendisi yazan Ata Demirer, küçüklüğünden beri klarnet çalmak istemiş. O işi bu filmde bir Egeliye bürünerek yapıyor.. Ata Demirer film boyunca hiç düşmeyen bir efor sergiliyor. Zaten iyi bir oyuncu olan Demet Akbağ ve diğer oyuncularda onlara katılınca ortaya oyuncu bazında iyi bir iş çıkıyor.. Ata Demirer'in senaryosu zaman zaman kopukluklar yaşasa da bununda pek önemi kalmıyor.

Eyyvah Eyvah, her şeyi ile bir Türk komedisi.. Sizi eski zamanların, sevdiğimiz komedilerine götürüyor..Ata Demirer gerek sesi, gerek taklit yeteneği ile bir Kemal Sunal performansı sergiliyor.. Bu sezon sinemalara gelen çoğu filmden çok ayrı bir yerde duruyor ve ilgiyi hakediyor..

09 Mart 2010 Salı

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

Bir oscar gecesini daha geride bıraktık.. İçimiz biraz burkundu sanki, ama bekliyorduk, adayları görünce bu burukluğu.. Belliydi istediğimiz şekilde bitmeyeceği.. (Artık ne istiyorsak) Açıkca bu gürültü arasında Avatar'ı bekliyordum, ama olmadı. Zaten akademi kararlıydı bir kadın yönetmen oscarı çıkarmaya ve istedikleri de oldu.. Aslında beklenen oldu.. Kathry Bigelow oscar alan ilk kadın yönetmen oldu. Zaten The Hurt Locker'in bu kadar adaylık alması da buna ön hazırlık gibi bir şeydi. İlk oscar yazısında yazdığım tahminlerin çoğu tuttu.. Akademi genellikle en iyi yönetmeni verince, filmi genelde o yönetmenin filmine veriyor. Bu yılda o oldu. Şimdi hafızamızı zorlayınca çok az hatırlıyorum, ödüllerin ayrı ayrı gittiğini. Bigelow heykelciliği alınca işin rengi de belli olmuştu.. Ne kadar iyi bir filmdi tartışılır zaten.. Irak İşgalini "işgal" demeden, etmeden kendi hesabında gören, kısaca Amerikalıların bu işgalden bile kahraman çıkarıp pek güzel önümüze sunan bir filmi. Şimdi, akademi savaş karşıtı bir filme mi oscarı verdi. Avatar'a verse daha makbul bir işe imza atmış olabilirdi.

Sandra Bullock'un en iyi kadın oyuncu olacağı belliydi.. Ama içim cız etmedi de değil.. Gerçekten vasat bir oyuncu olan Bullock'un bu ödülü alması acı bir şeydi. Üstelik rakiplerinin çoğu oldan çok daha iyi iş çıkarmıştı. Zaten oynadığı filmin aday olması bu ödülün hafiften sinyali olmuştu.. Erkek de beklendiği gibi Jeff Bridges, yardımcı rollerde ise Cristoph Waltz ve Mo'Nigue ödül sahibi oldu.. Akademi geçen sene olduğu gibi bu senede sürprizi yabancı film de yaptı ve Arjantin filmi El secreto de sus ojos ödül sahibi oldu. Geçen sene Beşir'le Vals'ın başına gelenler bu sene Haneke'nin Beyaz Bantı'ın başına geldi.. Bir de törenler gittikçe daha da sıkıyor insanı.. Eskiye göre daha hızlı ama hala çok sıkıcı.. İnsanda hep "gitsede gitsek" havası yaratıyor. Biraz sonu bilinen porno film gibi duruyor.. Sözleyecek daha fazla bir şey yok.. Tam kazanan listesi şurada.. Artık önümüzde ki törenlere bakıyoruz..

07 Mart 2010 Pazar

Maden Dağı

İzzet Altınmeşe'nin oynadığı Maden Dağı türünün bilinen bütün klişelerini barındıran bir filmdir. Zamanın türkücü filmlerin en büyük malzemesi olan, gariban, işçi, köylü delikanlısı, köyün en güzel kızına aşık olmalar, kötü ağalar, İstanbul'a gitmeler, türkücü olmalar, köye dönüp intikam almalar filan... Şayet Maden Dağı bu klişelere kendi yorumunu ve kendi klişelerine de ekler. Üstelik filmde bir çok özel efektte mevcuttur. İzzet'in türkü söylerken 5 kafanın bir kafa etrafında dönmesinden tutunda, ileri geri dönüşlere kadar bir çok farklı efekt vardır.Filme gelince, İzzet anadolunun huzur dolu bir köyünde ( en azından, başlarda görünen odur) yaşayan ana- babasını küçükken yitirmiş, çocuk yaşta yetim ve öksüz kalmış birisidir. Onu büyüten kişi ise köyün değirmencisi Abdullah'dır. İzzet'in küçüklük yılları çabuk geçer zaten buralarda ya türkü söyler, ya bağlama çalar ya da değirmende çalışır. Burada İzzet'in küçüklüğünü oynayan oyuncunun benli olmasıda pek güzel bir jesttir. İzzet birlikte büyüdüğü, Abdullah'ın kızına vurgundur. Abdullah'ın karısı Zarife ise filmdeki diğer kötü karekterdir. Üstelik tam olarak belli olmasa da yanıktır İzzet'te. Zarife'de bir tür Feriştah tadı almak mümkümdür. İzzet'in diri ve kaslı vucutuna karşı bir ilgi duymaktadır. İzzet, filmde yerli yersiz türküler söylemektedir. Filmde ki her türkü söyleme sekansı bir çok görüntünün havada uçustuğu anlara sahne olur. Aslında filmin ilerki safhalarında karşımıza çıkacak olan bir çok sahne, filmin başında çeken türkü sahnelerinde yer alır. Herhalde yönetmen İzzet türkü söylerken boş geçmesin diye buraları ileri-geri görüntüler ile desteklemededir. Seyircinin aklı karışır ama fazla dikkate almamak gerek bu sahneleri. Çünkü çok vahim olaylar bizi beklemektedir.

Buradan sonra olaya köyün ağası girer. Evet, ağa bir mutanttır. Çünkü insan olmayacak kadar garip bir şekle, konuşmaya, hal ve tavıra sahiptir. Ayrıca bıyıkları ve uzun modern kesim peruk duruşlu saçları mutlaka görülmelidir. Yönetmen, etkin bir ağa ortaya çıkarırken, ağayı insanlıktan tamamen çıkarmıştır, başka kalıplara sokmu$tur. Doğal olarak ağa, Abdullah'ın kızına sahip olmak ister. aslında kızı dağa kaldırsa kimse karşı gelemileceğine rağmen, kendinden beklenmeyecek kadar insancıl bir yola başvurur ve kızı babasından ister. Ama, Abdullah buna razı değildir. Çünkü kız İzzet'e vurgundur, baba da İzzet'i oğlu gibi sevmektedir. Zarife ise hem zenginliğin derdinde hem de İzzet'in diri vucudunun derdinde kızı ağaya vermeye meyillidir. Ama Zarife dinlenmez. Ağa bunun üzerine Abdullah'a karŞı maddi yaptırım uygular. Asıl olduğu belli olmayan yöntemlerle onu borçlandırır.

Bunun üzerine İzzet'te gurbet görünür. Para kazanmalıdır. Hem kızı almanın hem de babası saydığı Abdullah'ı mutlu etmenin başka yolu yoktur. Vasıfsız bir eleman olarak gittiği İstanbul'da bir inşaat'ta iş bulur ve tam o sırada garip bir olay olur. İzzet'in ensesine düşen bir tuğla izzet'i karanlığa gömer. İzzet kör olmuştur. Yapacağı tek şey bağlaması ile türkü söylemek ve para kazanmaktır. Yine bir batakhanede türkü söylerken ne olduğu belirsiz bir kadın İzzet'i dinler ve gazinoda türkü söylemesini ister. Ama gururlu İzzet önceleri sıcak bakmasada mecbur kalır. Gazinoya çıkar ve doğal olarak gelsin paralar. Ayrıca garip kadın ilk iş olarak İzzet'in gözleri açtırır ve bir acı gerçek daha ortaya çıkar. Aslında İzzet kör değildir. Herhalde tuğlanın etkisi ile gözbebekleri yukarı kaymıştır ama bundan İzzet'in haberi olmayınca kendini kör sanmıştır. Çünkü gözlerin açıldığı sahnede İzzet'in gözbebekleri görünmez, yukarı bakmaktadır. Sonra indirir ve görür. Bu arada köye gönderdiği paraları Zarife almak da, Abdullah ise borçların içinde yüzmektedir. Nedense İzzet'in müstekbel sözlüsü İzzet'in şehirli karı bulduğu sanar ve umutunu yitirir. Tam ağa ile evlenmeyi kabul eder ve tam zamanında İzzet çıka gelir. Kan revan olur maden dağı. Gerisi malum son.

İzlemek gerek bu filmi. eğer bu filmi izleyemezseniz bunun muadili olan bir çok filminden birini görmek gerek. Bazen ye$ilçam tv'de karşınıza çıkarsa, kaçırmayın derim ben.

Dipnot; Bu yazıyı ek$i sözlük de yazmıştım.. Yazının orjinali şurada...

02 Mart 2010 Salı

Konulu Porno

70'li yıllarda erotik diye bir sinema türü vardı. Tamam çok iyi filmler filan çıkmıyordu ama vardır. Bu filmlerin üzerine , düşünen, yazan, tasarlayan insanlar vardı. Yetmişlerden sonra 35mm'lik filmlerin terkedilmesi ya da kolayının bulunması en çok erotik sinema türüne zarar verdi. Bir Fransız kelimesi olan erotik'in yerini erotikten ahlaka aykırı cinsellik olarak ayrılan porno kelimesi aldı. Zamanın erotikleri de "konulu porno" oldu.

Altmışlardı özgürlük düşüncesi bir çok şeyi derinden etkilemişti. Bunun sinema üzerinde ki en büyük etkisi hiç kuşkusuz erotik sineması oldu. Erotizm, korku, komedi ya da aksiyon gibi sinema türlerinden biri olarak anılmaya başlandı. Amerika'da istismar sinemasına giderken, Avrupa anakarasında daha sanatsal bir hal aldı. Erotik sinema türü sinemanın bir çok türü ile içiçe geçmiş durumdaydı. Çoğu zaman sınırsız birer komedi filmi izlenimi veriyorlardı, kimi zaman sınırsız aksiyon ama sonuçta hepsi düşünülen filmlerdi. Bazıları uçuk kaçık fantastik öğeler içeriyordu.

Erotik film denince ilk akla gelen film ise 1974 Fransız yapımı olan Emmanuella'dır. Günümüzde "konulu porno" nun en nadir örneği olarak hatırlansa da Emmanuella'la zamanında çok ciddi gişe başarısı yakalamış, porno'dan daha çok kült bir erotik sinema örneğidir. Emmanella erotik sinemaya ciddi bir güç katar. Dönem cinselliği tanıma zamanı olsa da, erotik filmler hep kıyı köşe sinemalarına mahkumdur. Emmauella'la açık ara erotik sinemayı kültür sinemasını kalıbına sokar. Üstelik film genel hatları ile erotik filmlerde olması gereken belli başlı şeyleride ortaya koyar. İşi fantaziye döker.. Sevişmeyi yatak da üst üste pozisyondan çıkarır ve ufuk kazandırır.

Bu akım bilindiği gibi aynı dönemlerde ülkemize de uğrar ve 82 darbesine kadar ülkemizde ciddi alıcı kitlesi edinir. Dünyada olduğu gibi ülkemizde erotik sinema yerini porno işlere bırakır. 1997'de Paul Thomas Anderson Boogie Nights ile erotik sinemanın nasıl videolara kaydığını anlatır. Yetmişlerin erotik sektörünün hicivini yapar. Günümüzde erotik sinema denen bir türden söz etmek çok zor. Bu türün belki de tek ismi kaldı Tinto Brass.. O da uzun süredir kamera arkasına geçmiyor..

28 Şubat 2010 Pazar

Inception

Hiç kuşkusuz Christopher Nolan günümüz sinemasının en önemli kişilerinden biri. Kariyerine ilk uzun metraj filmi olan Following'e başlayan, Memento ile ivme ve güç kazanan bir isim. Memento'dan sonra beklendiği Nolan'a Hollywood kapılarıda açıldı ve ilk Hollywood filmi olan Insomnia'yı çekti. Güçlü kadrosu ile ilgi çeken film belki de Al Pacino'nun oynadığı son iyi film olarak akıllara kazındı.Artık sırada ise Joel Schumacher'in elinde bir şebeğe dönen Batman'i bu rezil durumdan kurtarmak vardır. Hikayeyi başa saran Nolan, Batman'e tekrar güç ve hiç kuşkusuz sağlam bir karizma kattı. İki Batman filmi arasında ise bir roman uyarlaması olan The Prestige geldi. Yine boşa atmayan Nolan, The Dark Knight ile Batman filmlerinin en iyisini görücüğe çıkardı. Christopher Nolan'ın 2011'de gösterime girecek yeni bir Batman filmi üzerinde çalıştığı biliyordu. Ama bu iki Batman filimin arasına bir filmde daha sıkıştırdı.

Başrolunde Leonardo DiCaprio'nun oynadığı Inception, Nolan'ın bilim-kurgu denemesi olarak yorumlanıyor. Memento sonrası tekrar insanın zihni üzerinde oynamaya devam eden olan insanların zihinlerine müdahale edebilien bir teknolojiyi kullanan bir ekibin başından geçenleri anlatıyor. Gerçi filmin konusu hakkında çok fazla bildiğimizde yok. Following'den sonra Inception Nolan en kişisel filmlerinden biri gibi duruyor. Çoğu zaman yardım aldığı kardeşi Jonathan Nolan bu filmin senaryosunda yok ve Christopher Nolan'un özgün senaryosu.. Filmin kadrposunda ise Leonardo DiCaprio'nun dışında Ken Watanabe, Ellen Page, Joseph Gordon-Levitt ve bu tür kalabalık kadrolarda yer almayı seven Marion Cotillard ile Nolan'ın gözde oyuncu Michael Caine filmin belli başlı oyuncuları.. Film yazın ABD'de Eylül gibi de ülkemizde gösterime girecek...

25 Şubat 2010 Perşembe

Acaba Blow-up'un Tenis Sahnesinde Sayı Oldu Mu?

Gerçek nedir, nasıl algılanır, nasıl elde edilir. Gerçek değişken bir şey midir, kime göre neye göre değişir. Avrupa sinemasının dahi kişisi Michalangelo Antonioni 1966 yılında çektiği Blowup'da bunu sorgular. Thomas bir cinayete tanıklık eder. Ama kendi gözleri ile görmez olayı, bir fotograf makinesinin kadrajı görür olanları. Onlarıda ayan beyan görmez, anlaşılmayacak kadar karanlıktır, bulanıktır elde edilen görüntüler. Zaten Thomas'a ne gördüğü sorulduğunda ben bir şey görmedim diye cevap verir.Olayın geçtiği yer Londra'dır.. 1960'ların Lodrası Mod denen akımın doğduğu şehirdir. Fotografçı Thomas'da bu "Mod" akımın tam ortasında bir adamdır. Fotografçıdır, ünlüdür, yeterince para kazanıyordur ama mutsuzdur.. Mutluğu acayip sapkınlıklarda arayan biridir. O olayı paylaşacak yapımcısı Ron dışında bir dostu bile yoktur. Thomas bütün dünyaya fotograf makinesinin kadrajından bakar, bütün dünya onun için kadrajın etrafında döner. İyi bir pozun, ışığın onun için yeri apayrıdır.

ArjantinliJulio Cortazar'ın kısa bir hikayesinden uyarlanan film Antonioni'nin ilk İngilizce çektiği fildir ve başyapıtı konundadır. Filmin sahip olduğu rankler, sesler hala çağının çok ötesindedir. Sinemada sesin icatini yalanlayan bir suskunluğa sahiptir.. Suskun ve sakin ama dingil bir yapıdır bu.. Seyirci hiç bir zaman o cinayetin işleyip-işlenmediği bilemez.. Thomas parkta ceseti görmek için gittiğinde ceseti göremez, geriye doğru döndüğünde bir araba dolusu hippi bir tenis kortunun önünde durur ve iki pandominci olmayan topla tenis oynamaya başlar. Bir süre sonra Thomas'da bu olayı gözleri ile takip eder. Sanki geröek bir tenis maçı izliyor gibidir. Artık Thomas'da Antonioni'in kamerası da olmayan topu takip etmeye başlar. Top yoktur ama sesi vardır. Kortun dışına çıkan topu Thomas tekar korta geri atar ve gözleri ile oyunu tekrar takip eder.. Bizler size bu sırada kortu göremeyiz.. Antonioni gerçeklik üzerine son sözünü söyler. Kamera hafifçe kalkar ve yeşil çimlerin arasında Thomas kayıp olur..

Dipnot; bu sahnenin vuku bulduğu park olan Maryon Park'ı çok az değişmiş halini Londra'da görebilirsiniz. Tenis kortunda hala parkın içinde aynen duruyor. Ayrıca Antonioni parkın çimleri yeterince yeşil bulmadığı için yeşile de boyatmış zamanında...

24 Şubat 2010 Çarşamba

Le salaire de la peur'un Finali

Uyarı; Bu yazı filmin sonu ve konusu hakkında ciddi spoiler içerir.

Henri-Georges Clouzot Fransız ilk dönem sinemasının başarılı yönetmenlerinden biriydi. Avangard filmlerden daha çok halk için filmler yapardı. Zaten yönetmenlik hayatı boyunca filmlerinde gözettiği en büyük unsurda buydu. Birbirinden farklı filmlere imza atan H.G Clouzot Avrupa sinemasında dönemin Fransız Hitchcock'u olarak anıldı. Belki isminin anıldığı yönetmen kadar sayısız filme imza atmadı, filmlerin de kendine küçük roller biçmedi ama çektiği sayıca az filmde ciddi etkiler sağlamayı başardı, kendine yol biçmedi ama bütün ailesini oyuncu yaptı..Yönetmenin en iyi filmlerinden biri 1953 yapımı olan Le Salaire de la peur/ Dehşet Yolcuları'dır. Clouzot'un, aksiyon ve gerilimi müthiş bir şekilde harmanladığı film, zamanın çok ötesinde efektlere ve görselliğe sahiptir. Filmi izlendikten sonra şimdi böyle filmler çekmiyorlar diye insan hayıflanmadan yapamıyor.. Georges Arnaud'un aynı adlı romanından uyarlanan film, korkunun insana neler yaptırdığı, umutsuzluğu, tükenmişliğin insan üzerinde ki yer edişini görürüz..

Güney Amerika'da küçük bir kasaba da geçer hikaye.. Buraya gelen yabancılar ceplerinde ki bir kaç kuruşla buraya gelirler. Herkesin tek düşüncesi burada köşeyi dönmektir. Ama bir daha geriye dönemiyecekleri bir açık hava hapishanesine sıkışmış gibidirler. Buraya gelmek kolaytır ama gitmek ise çok zor.. İnsanları buraya getiren en büyük umut ise petroldur. Sınırsız bir petrol yatağının yanında kurulan kasaba, günlüğü komik rakamlara çalışan işçilere ev sahipliği yapar. Ama buraya gelirken kurdukları düşlerin tamamen dışında bir durumdur bu. SOC adlı petrol şirketi çok az paralara köylüleri ve oraya göçen göçmenleri sömürüyordur.

Dört kafadarın yine buradan kurtuluşu bu petrol şirketi sayesinde olacaktır. Bu büyük petrol havzası içerisinde şirketin yangın çıkan bir rafineriye nitrogliserin taşınması gerekmektedir. Ama şirketin ne bunu taşıyacak güvenli araçları vardır ne de zamanı.. Çıkar yolu bilindik kamyonlarla, bilindik bir şekilde taşınması düşünülür. Ama diğer rafineriye giden yol kötüdür ve taşınan nitrogliserin fiziksel tepkime sonucunda patlabilir. Şirket dört kişiyi seçip iki kamyonu buraya ulaştırmaya karar verir. Sonuçta kasaba da bunu isteyecek çok insan vardır. Öylede olur. Başvuranlar arasında dört kişi seçilir ve ölüm yolculuğu başlar. Film ilk kırk dakikası (sıkıcı olduğu düşünülerek çoğu ülkede kesildi bu sahneler) elemanların kasabadaki yaşayışlarına odaklanır. Yaşatıkları kasaba gibi burada ki dakikalar seyirci içinde sıkıcıdır. Ama Clouzot, burada ki insanların dünyasını seyirciye aktarak neden bu korkuya sürüklendiklerini anlatır. Sonuçta elemanlardan Marko'nun dediği gibi burada açlıktan öleceklerdir, en azından ucunda kurtuluşun olduğu ölüm akla daha mantıklı görünmektedir.Filmin yavaş başlayan temposu son bir buçuk saate tavan yapar. Bu tehlikeli yolculuk sırasında seyircide hop oturup hop kalkar. Clouzot, filmde ki en önemli kusuru belki de filmin son bir saatte sonunu ısrarla belli etmesidir. Keza seyirci filmin ortalarında bu işin mutlu bitmeyeceği anlar.. Marko, elinde tuttuğu metro bileti ile Paris'de ki büfenin önünde yengen yemeyecektir. Filmin karamsar yapısı buna hiç musait değildir. Bir yerden sonra seyirci bunun boşa uğraş olduğu anlamaya başlar. Clouzot, ölümler üzerinde çeşitli oyunlar ile seyirciyi şaşırtsa da malum sondan seyirciyi uzak tutamaz. Filmin bu gidişinden sonra belki de seyirciyi yanıltması daha kararlı bir tercih olabilirdi.

Dönemin başarılı oyuncularından İtalyan Yves Montand filmin başrolunda. Bizim Dario Moreno'muz ise garson rolunde filmde arz-ı endem etmekte. Amerikalı yönetmen William Friedkin'in en çok sevdiği filmlerden biri olan Le salaire de la peur'u The Exorcist sonrası tekrar çevrimi yapar. Sorcerer adı ile remakesini yaptığı film orjinalinin fersah fersah gerisinde bir iş olur ve Friedkin'in ciddi tenkitler almasına yol açar. Şu sıralarda sansürsüz tam sürümün bulunduğu bir dvdsini bulabilirsiniz. Bu filme tanışmak için fazla gecikmeyin..

İstanbul'un Orta Yeri Sinema* | Hazırlayan Ziverbey| İletişim

  © Blogger template 'Darken' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP